top of page

Bir Dağ Masalı - Orada Bir Köy Var Uzakta ⛰️👩‍🏫👧👦

Updated: Nov 23, 2025

Videoda kullanılan fotoğraf, 'Bir Dağ Masalı' filminin çekildiği İstanbul'un Sarıyer ilçesine bağlı Gümüşdere köyünün Facebook sayfasından alınmıştır. Filmde kullanılan 'Orada Bir Köy Var Uzakta' adlı şarkının videosu Metin Celepoglu isimli Youtube kullanıcısının hesabından alınarak ses dosyasına çevrilmiş ve bu sayfada bulunan video oluşturulmuştur. Link: Orada Bir Köy Var Uzakta - Bir Dağ Masalı



Yönetmenliğini Turgut Demirağ'ın yaptığı ve Türkan Şoray'ın bir köy öğretmenini canlandırdığı 1967 yapımı 'Bir Dağ Masalı' adlı Türk filmi ve filmde bulunan şarkılar, çocukluğumdan hafızama yer eden kesitlerden birkaçı. Filmde yer alan şarkıların içinde, filmi izleyen izlemeyen hemen hemen herkesin aklının bir köşesinde kaldığını düşündüğüm 'Orda Bir Köy Var Uzakta' isimli bir şarkı var. Bu şarkı aslında Ahmet Kutsi Tecer'in bir şiiri (1). Sözleriyse aşağıdaki gibi:




Şairin kaleminden çıkan kelimeler, ben ve benim çevrem merkezli bir düşünce yapısından ziyade bütünü düşünen bir zihin yapısının tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda, şiir, insanın sorumluluk bilincinin ve aidiyet duygusunun en yakın görünür çevresinden, görünmez ve bilinmez olana doğru genişleyebileceğini okuyucuya anımsatıyor. Böylece, büyük bir bağlantının katılımcısı olduğunun farkına varan, çevresine duyarlı ve kapsayıcı bireylerin oluşturduğu bir toplumsallaşmanın ateşini fikirsel olarak yakıyor. Birçok başka duyguyla birlikte büyük bir bütünün parçası olduğumuz hissini bize yaşatan sanat ve edebiyat eserleri, insanın anlam bulma çabasına katkıda bulunduğu kadar sakinleştirici ve iyileştirici özelliklere de sahip. Öyleyse, bütünü hissetmek yerine ayrılığı hissetmemiz bizi anlam aramaya iten şey olabilir mi? Belki de bütünü kavramanın ve ona ait hissetmenin, sakinleştirici bir etkisi olabileceğini seziyoruz ve bu doğrultuda sanattan, edebiyattan, doğadan, fizikten, kimyadan, biyolojiden ve daha birçok disiplinden ilham alıyoruz.


İlkokuldan itibaren aldığımız eğitim bu bütünü kavramamıza ve ona ait hissetmemize ne kadar alan açıyor sorusu akıllara geliyor. Bu soruya çok katmanlı bir şekilde cevap verilebilir ve soru genellikle çocuklarımızı ne için eğitiyoruz sorusuyla başlar. Fikrimce, bu soruyu sormadan önce üstünde durmamız gereken başka bir şey var: Kendimiz ve kurumlarımız. Zira çocuklarımızı ne için eğittiğimizin sebepleri kendi yaşantılarımızdan ve toplumun birimleri olan kurumlarından yansıyan cevaplar bulacaktır. Mayall (1996), çocukların yaşamlarının, yetişkinlerin çocukluk ve çocukların ne olduğu/ne olması gerektiği konusundaki anlayışları tarafından onlar için inşa edilen çocukluklar aracılığıyla yaşandığını söylüyor. Bir jenerasyonun, çocukları için kurgululadıkları vizyonun çocukluk ve çocukların ne olduğu/ne olması gerektiği konusunda anlayışları tarafından değil de, onların yetişkinlik döneminde ne olacakları vizyonu doğrultusunda yetiştirdiğini söylemek çok uç bir iddia olmasa gerek. Bu pek tabii güvenlik isteyen tarafımızın yatıştırıcı isteği olabilir; fakat, içinde bulunduğumuz zamandan bizi kopardığında yatıştırıcı değil endişe uyandıran bir isteğe dönüşür. Üstelik, çocuklarımız için tahayyül ettiğimiz geleceğin—başka ihtimallerin var olabileceğini bile sorgulamadığımız—kendi şimdimizle şekillendiğini düşünürsek, çocukların algıladıkları dünyayı da farkında olmadan kendi deneyimlerimiz, düşüncelerimiz ve duygularımızla biçimlendirmiş oluyoruz. Modern insanın anlattığı bir dünya tasviri de, o dünyada yaşayanların ne kadar rekabetçi olduğuna dair bir anlatıyla besleniyor. Eğitim sistemi rekabeti pekiştirdiğinden ötürü mü insanlar yetişkin hayatlarında, iş ortamlarında rekabetçi bir yapıya bürünüyorlar yoksa var olan kültür eğitim ortamlarında da mı kendini gösteriyor diye soracak olursak ben ortalama bilincin - mensup olunan siyasi parti, mezhep, milliyet fark etmeksizin - her kurumda kendini gösterdiği kanaatindeyim.


Rekabeti arttıran en temel unsur eğitimin sınavlarda başarılı olmak için verilmesi ve okulların prestijinin ölçülebilir başarılarla artması. Bir diğer unsur da ilkokuldan itibaren öğrencilerin derslerini öğretmen - öğrenci - ders kitabı üçgeninde işlemeleri, öğrenciler arası işbirliği yapmayı gerektiren öğrenme deneyimlerine alan açılamaması. İlk unsurun radikal bir şekilde değişmesi yakın zamanda başarılabilir olmasa da, ikinci unsur, öğrenme alanı içinde yapılacak birkaç değişiklik ile öğrenciler arasında işbirliği sağlanabilecek şekilde geliştirilebilir.


Kendimiz ve kurumlara gelince; öğrencilerin, öğretmenleri işbirliği içinde gördüğü daha çok alan yaratılması, öğretmenlerin birbiriyle işbirliğine daha yatkın olması, öğrencilerin kurumlar arasında yapılan işbirliklerine şahit olması, kurumların birbirleriyle yarış içinde değil bilgi paylaşımı içinde olması, farklı şehirlerden ve bölgelerden farklı okulların işbirliğinin olması gibi olasılıklar, ayrılığa düştüğümüz bir dünyada bütünü ve aidiyeti hatırlamak açısından sadece pedagojik bir kazanım olmaktan öte sakinleştirici ve iyileştirici bir özelliğe de sahiptir. Mevcut anlayış da böylece kendini yeniden şekillendirebilir. İdeal bir dünyada özel okul ve devlet okulu ayrımı da olmazdı.


Çocukların arasındaki rekabeti sadece sınav odaklı bir eğitim vererek canlı tutmak ve okullar arasındaki rekabet, kolektif olarak ilerlemenin önünde bir engeldir; çünkü biliyoruz ki orada bir köy vardır ve o köy bizim köyümüzdür; o çocuk bizim çocuğumuzdur.


Sevgilerimle,


Ceyda


Kaynakça


Mayall, B. (1996) Children, Health and the Social Order. London: Routledge.



Comments


Copyright © 2025 Luvia Land

Website Illustrations © - Tuğçe Kargın Ergül

bottom of page